12 Eylül’ü İyi Anlamak

12 Eylül 1980 askeri darbesini bugün ortalama 40 – 45 yaşlarında olanlar çok iyi anımsamazlar. Yani bir nesli yok etmiştir diyebiliriz 12 Eylül. Yapılış amaçlarından biri de budur zaten bu askersel faşist darbenin.

12 Mart darbesini yaşayanlar iyi bilirler ki, 12 Mart’ın tüm acımasızlığına, işkencelerine, idamlarına rağmen devrimci dalga durdurulamamış, devrin şehitleri ölümsüzleşmiş, ilerici, yurtsever siyasal yükseliş engellenememiştir.

Ancak; 70’li yılların sonuna doğru uluslararası finans kapital her türlü iç ve dış oyunlarını ülkemiz üzerinde oynayarak, kitle katliamları, “sağ – sol çatışması” yaratmış ve ülke kaosa sürükletilmiştir… ki böylece halk askeri müdaheleyi “kurtarıcı” gibi görsün diye. Böyle de olmuştur.

Asıl olanın ise; uluslararası finans kapitalin kendi devresel, dönemsel krizini atlatması, Türkiye üzerindeki tüm amaçlarını gerçekleştirmek için bu yola başvurmasıydı. Anımsayalım, 1 yıl önce belirli kentlerimizde sıkıyönetimler ilan edildi, her türlü örgütlenmeler ve örgütlenmelerden doğan grev vb haklar gasp edildi ve en önemlisi 24 Ocak Kararları alındı.

Önce böl, parçala, kardeş kavgası ve ülkede kaos yarat, ülkeyi yönetilmez hale getir, her türlü sosyal – kültürel – siyasi ve ekonomik hakları ve bunların örgütlerini dağıt, sonra ana programın olan 24 Ocak Kararlarını uygulamaya koy.

İşte 12 Eylüle geliş senaryosu.

Asıl felaket ise, uygulaması ve yarattığı tahribatta.

Bu anlamda 12 Mart darbesinden farklı 12 Eylül.

12 Marttan tüm yurtseverler önemli kayıplarla ama bir yükseliş dalgasıyla çıkmıştı. 12 Eylül böyle olmadı. Ülkenin tüm dokusunu değiştirdi. Aradan geçen bunca yıla rağmen izleri ve etkileri hala geçerli.

Yeri gelmişken söyleyelim; bugün içinde yaşadığımız, kökleri 1950’lere dayanan ve 12 Martlarda, 12 Eylüllerde filizleşen sorunlarımızın tam anlamıyla olmasa da çözümü için;

  1. Doğu ve Güneydoğu’da mutlak TOPRAK REFORMU yapmalıyız.
  2. Tıkanan Siyasi yapımızın önünü açmak için Demokratik Siyasi Partiler ve Seçim Yasası düzenlemeliyiz.
  3. 1961 Anayasası’na benzer, hatta hak ve özgürlükler anlamında onu da aşan Demokratik bir Anayasaya kavuşmalıyız.

Bu temel yaklaşımların dışında elbette söylenebilir çok çözüm önerileri vardır: 12 Eylülcülerden

Hesap Sorulması, Dışa Bağımlılığın Sona Erdirilmesi, Örgütlenme önündeki tüm engellerin kaldırılması, yoğun istihdam yaratılması, işsizliğin önlenmesi, özelleştirilmelerin durdurulması, hukukun her alana egemen kılınması, sanayi ve tarımımızın kalkındırılması, emeğin en yüce olarak yerini bulması… vb.

68’in TAM BAĞIMSIZ ve GERÇEKTEN DEMOKRATİK TÜRKİYE şiarı; toplumumuzun önüne çıkarılan tüm engellere rağmen gerçekleşmek zorunda. 30 yıl, 40 yıl insan ömrüne uzun gibi gelse de insanlık tarihinde çok bir şey ifade etmiyor. Sonunda zalimler, zorbalar kaybediyor.

Tam Bağımsız ve Gerçekten Demokratik Türkiye yaratma mücadelesinde yaşamlarını yitirenlere selam olsun. Bu mücadeleyi her türlü zorluğa, dönekliğe, baskı ve zulme karşı dünden bugüne sürdürenlere, inadına sürdüreceklere de selam olsun.

ADD Ataşehir Şube Başkanı

ULAŞ KILIÇ

GönderildiYazılar | bir yorum bırakın

Yerel Yönetimlerde Sivil Toplum Kuruluşlarının Önemi

Sevgili okurlar yerel seçimlere çok az bir zaman kaldı, herkes otuz mart sabahını büyük bir merak içinde iple çekiyor. Bu yarışta bazı siyasetçiler sevinecek bazıları üzülecek, bizim temennimiz seçilecek olanlarla halkın aydınlık, umutlu yarınlara gülen gözlerle bakması olacaktır.

Sivil Toplum Kuruluşları arasında Atatürkçü Düşünce Derneği olarak bizler bulunduğumuz bölgede yerel yönetimlerin yapacağı yanlışlıkların ve adaletsizliklerin üstüne giderek, sivil vatandaşlarımızın haklarını arayarak onların toplumda yükselen sesleriyiz. Yerel halkın kendi eliyle seçtiği yerel yöneticiler seçim öncesi bölgede yaşayan tüm insanların sorunlarıyla ilgilenecekmiş havası yaratıp ve onların sorunlarına olmadık çözüm vaatlerinde bulunup oy için kandırdıklarını biliyoruz. Hatta günümüzde yaşayan bazı siyasiler birilerinin başına taktığı örtüsünden ve giydiği çarşaf üstünden siyaset yapmak istemektedirler, bazıları ise bunlara rozet takarak bu yanlış siyaseti devam ettirmektedirler. İşte iktidar olabilmek için oynadıkları oyular ve insanları sorun diye oylayıp çözümler bulmaya çalıştıkları türban ve başörtüsü dışında hiç bir şey değildir. Bu ülkenin ve insanların türban ve çarşafla bir sorunu yoktur bunlardan çok daha önemli sorunları vardır. İşsizlik almış başını giderken,ekonomik kriz esnafa kepenk kapatırırken, zamlar tavan yapmışken evindeki çocuğuna süt götüremeyen insanlar varken, bundan bahseden çözüm yolu arayan hiç kimse yok, insanların dini duygularını kullanarak ihtiyaç sahibi insanlara üç beş torba kömür birkaç kilo nohut, pirinç vererek sadaka siyaseti yapanlar yerel seçimlerde biz buradayız diyorlar.

İşte tam burada haksızlığın karşılarına dimdik duran Sivil Toplum Kuruluşlarının önemi ortaya çıkmaktadır. Kandırarak yerel seçimlerde belediye görevine gelmiş olan başkanlara yapacağız edeceğiz sözlerini hatırlatmak ve yapması gereken işleri yaptırmak bizim gibi örgütlü Sivil Toplum Kuruluşlarının görevi olmuştur. Biz ATATÜRKÇÜ Düşünce Derneği olarak Türkiye’de 600 şubemiz ile bulunduğumuz bölgelerde halkımızın hep yanında olacağız onların sorunlarına çözüm yolları arayacağız. Biz ve bizim gibi Sivil Toplum Kuruluşları hiç bir siyasi partinin yandaşı veya arka bahçesi olmadan, kimseden maddi veya manevi beklenti içerisine girmeyen siyasi partiler üstü bağımsız sivil halkın yanında olan toplum ve kamu yararına çalışan kuruluşlarız. Bu nedenle bizim hiç bir parti veya yönetime biat etme durumumuz olmayacaktır, biz ve bizim gibi Sivil Toplum Kuruluşları halkımızın daha iyi refah içinde mutlu yaşam sürmesi gelecek günlere umutla bakmasının güvencesiolacağız, Atatürk devrim ve ilkelerinde ödün vermeden bulunduğumuz bölgede eşit insan anlayışıyla temiz ülke ve temiz dünya için halkımızdan aldığımız güç ile sonuna kadar çalışacağız.

Bizim için halkın kendi eliyle seçtiği belediye başkanı bulunduğu bölgedeki insanları, şekil, dil, din, kimlik görüş ayrımı yapmadan herkse eşit hizmet veren, hangi partiden seçilmiş olursa olsun o partinin gömleğini çıkararak o bölgenin menfaatlerini savunan, orada yaşayan insanlara tarafsızca yaklaşan, bölgenin kalkınmasını ve gelişmesini ilke edinen emek, hizmetveren belediye anlayışında olması gerekmektedir. Bu anlayışa sahip olan belediyelerin yapacakları projelerde üstümüze düşen görevlerde S T K ‘ları olarak yanlarında olacağımızı bilmelerini isteriz.

ADD Ataşehir Şube Başkanı

ULAŞ KILIÇ

 

GönderildiYazılar | bir yorum bırakın

Dünya Kadınlar Günü

SEVGİLİ DOSTLAR TÜRKİYE CUMHURİYETİ, ÇOK ULUSLU İMPARATORLUK OLAN OSMANLI DEVLETİ’NİN YIKINTILARI ARASINDAN, TÜRK MİLLETİNİN ATATÜRK’ÜN ÖNDERLİĞİNDE GİRİŞTİĞİ MÜCADELE İLE HAYAT BULMUŞ MİLLİ BİR DEVLETTİR.

CUMHURİYETİN TÜRK TOPLUMUNA KAZANDIRDIKLARINI ANLAMAK İÇİN, ÖNCELİKLE TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN DÜNYA GÖRÜŞÜNÜ İFADE EDEN ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE SİSTEMİ, TÜRK MİLLETİNİN AKLIN VE BİLMİN REHBERLİĞİNDE İLERİ BİR TOPLUM OLARAK EN KISA SÜREDE ÇAĞDAŞ UYGARLIK DÜZEYİNE ERİŞMESİNİ, MİLLETLER AİLESİNİN BAĞIMSIZ, EŞİT VE ŞEREFLİ BİR ÜYESİ OLARAK DEMOKRATİK VE LAİK KURALLARİÇİNDE MUTLU BİR YAŞAM SÜRMESİNİ AMAÇLAYAN İLKELİ, TÜRK TOPLUMUNUN İHTİYAÇ VE İSTEKLERİNDEN DOĞMUŞ BİR DÜŞÜNCE SİSTEMİDİR.

CUMHURİYETİN KURULMASI İLE BİRLİKTE TÜRK KADINININ KAZANIMLARI ÇOK DAHA BÜYÜK OLMUŞTUR. OSMANLI DEVLETİNDE KADINLARA İKİNCİ SINIF VATANDAŞ MUAMELESİ YAPILMAKTA EĞİTİM VE İŞ HAYATI DÂHİL OLMAK ÜZERE SOSYAL HAYATTAN YOKSUN DURUMDAYDILAR. ERKEKLERE TANINAN ÇOK KADINLA EVLENEBİLME HAKKI, KADINLARIN AİLE HAYATLARINI BİLE ETKİSİZ DURUMA GETİRMİŞTİ. CUMHURİYET DÖNEMİNDE KADINA, ERKEK İLE AYNI HAKLARI TANIYACAK OLAN DÜZENLEMELER BÜYÜK HIZLA GERÇEKLEŞTİRİLDİ. EĞİTİMDE, İŞHAYATINDA, SİYASETTE KADIN ERKEK FIRSAT EŞİTLİĞİ SAĞLANDI.1926 MEDENİ KANUNUYLA AİLE VE TOPLUM HAYATINDA KADINLARA ÇOĞU BATILI ÜLKELERDEN DAHA ÖNCE GENİŞ HAKLAR KAZANDIRILDI.

KURTULUŞ SAVAŞININ SİLAHLI MÜCADELE GÜNLERİNDE ERKEĞİ İLE BİRLİKTE HER TÜRLÜ ZORLUKLARLA BAŞ EDEREK DÜŞMANIN YURTTAN KOVULMASINDA BÜYÜK ROL OYNAYAN TÜRK KADINININ TOPLUMSAL KONUMUNU İYİ DEYERLENDİREN MUSTAFA KEMAL, ONLARIN GELECEĞE UMUTLA BAKMASINI SAĞLAMIŞTIR. 1923 TE SÖYLEDİĞİ GİBİ. BİR TOPLUM, CİNSİNDEN YALNIZ BİRİNİN ASRİ GEREKLERİ ELDE ETMESİYLE YETİNİRSE O TOPLUM YARIDAN FAZLA ZAAF İÇİNDE KALIR BİR MİLLET GELİŞMEK İSTERSE BİLHASSA BU NOKTAYI ESAS OLARAK KABUL ETMEK MECBURİYETİNDEDİR. BİZİM TOPLUMUMUZ İÇİN İLİM, FEN LAZIM İSE BUNLARI AYNI DERECEDE HEM ERKEK HEM DE KADINLARIMIZIN ELDE ETMELERİ LAZIMDIR. DİYE DÜŞÜNEN MUSTAFA KEMAL’İN KURDUĞU CUMHURİYET’TE KADINLAR 3 MART 1924 TARİHLİ TEVHİD-İ TEDRİSAT KANUNU İLE EĞİTİMDE ERKEKLERLE EŞİTLİK KAZANMIŞLARDIR.

TÜRK TOPLUMUNUN GELİŞİP YÜKSELMESİNDE AİLE YAPISININ ÖNEMİNE İNANAN ATATÜRK ŞÖYLE DEMEKTEDİR.

“BU MİLLET ESAS TERBİYESİNİ AİLEDEN ALMAKTADIR. TÜRK MİLLETİ ÖYLE ANALARA SAHİPTİR Kİ HER DEVRİN BÜYÜK ADAMLARINI BU ANALAR YETİŞTİRMİŞTİR. TÜRK KADINI DAHA BÜYÜK NESİLLER YETİŞTİRMEYE KABİLİYETLİDİR.’’

TÜRK KADINLARI, MUSTAFA KEMAL ATATÜRK GİBİ BİR LİDERE SAHİP OLDUKLARI İÇİN, KENDİLERİNİ ÇOK ŞANSLI SAYMALIDIRLAR.

8 MART DÜNYA KADINLAR GÜNÜ KUTLU OLSUN

ADD Ataşehir Şube Başkanı

ULAŞ KILIÇ

GönderildiYazılar | bir yorum bırakın

Atatürkçülük ve Atatürk İlkeleri

Atatürkçülük, Türkiye’nin gerçeklerinden doğmuş bir düşünce sistemidir. Türk milletinin iradesiyle oluşmuş, tarihi bir gelişmenin ürünüdür. Atatürkçülük, her şeyden önce millete haklarını tanıma ve tanıtmadır; millet egemenliğinin ifadesidir. Atatürkçülük bir kurtuluştur, milletçe bağımsızlığa kavuşmadır.

Atatürkçülük, çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmadır, batılılaşmadır; bir diğer anlamda da modernleşmedir; hür düşünceyi temsil eder, hürriyet ve demokrasi anlayışıdır.
Atatürkçülük, modern bir toplum hayatı yaşama demektir; laik bir düzen kurma, müsbet bilim zihniyetiyle devleti yönetmedir. Bu iki anlamıyla Atatürkçülük, Türk toplumuna uygun sosyal ve siyasal kurumları kurma ve modern toplum olma demektir.

Atatürkçülük ilkelerini “Temel İlkeler” ve “Bütünleyici İlkeler” olmak üzere iki grupta değerlendirmekteyiz.

“Temel İlkeler” :
Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik ve İnkılapçılıktır.

“Bütünleyici İlkeler” :
Milli Egemenlik, Milli Bağımsızlık, Milli Birlik ve Beraberlik, “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh”, Çağdaşlaşma, Bilimsellik ve Akılcılık, İnsan ve İnsanlık Sevgisidir.

“Biz büyük bir inkılap yaptık. Memleketi bir çağdan alıp yeni bir çağa götürdük.”

Mustafa Kemal ATATÜRK
I. TEMEL İLKELER

Cumhuriyetçilik:
ATATÜRK devrimleri arasında siyasi bir devrim niteliğindedir. Çok uluslu bir İmparatorluktan Türkiye ulus devletine geçiş gerçekleştirilmiş. Böylece modern Türkiye’nin ulusal kimliği kazandırılmıştır. Kemalizm Türkiye için yalnızca Cumhuriyet rejimini tanımaktadır. Atatürk bunun yolunu, kısaca halkın kendi kendisini idaresi, yani demokrasi demek olan Cumhuriyet’te görmüştür.

Milliyetçilik:
ATATÜRK devrimleri ayrıca milliyetçi bir devrim idi. Bu milliyetçilik ırkçı bir yapıda değildir; yurtseverlikle sınırlıdır. Bu devrimin amacı, Türkiye Cumhuriyetinin bağımsızlığının korunması ve ayrıca Cumhuriyetin siyasal yönden gelişmesidir. Bu milliyetçilik, tüm diğer ulusların bağımsızlık haklarına saygılıdır; sosyal içeriklidir; yalnızca emperyalizm karşıtı olmayıp, aynı zamanda gerek hanedan yönetimine, gerekse herhangi bir sınıfın Türk toplumunu yönetmesine de karşıdır ve nihayet bu milliyetçilik Türk devletinin vatanı ve halkı ile bölünmez bir bütün olduğu ilkesine inanmaktadır.

Halkçılık:
Gerek içeriği gerekse hedefleri açısından bakıldığında, Cumhuriyet Devrimi ayrıca bir sosyal devrim niteliği de taşır. Bu devrim seçkin bir grup tarafından genel olarak halka yönelik bir biçimde gerçekleştirilmişti. Başta İsviçre Medeni Kanunu olmak üzere, Batı kanunlarının Türkiye’de uygulamaya konulmasıyla birlikte kadınların statüsünde köklü değişiklikler olmuş, 1934 yılında kabul edilen bir kanun ile kadınlar seçme ve seçilme hakkını almışlardır. Atatürk çeşitli ortamlarda, Türkiye’nin gerçek yöneticilerinin köylüler olduğunu söylemiştir. Aslında bu durum Türkiye için bir gerçek olmaktan çok bir hedef niteliğindedir. Halkçılık ilkesi sınıf ayrıcalıklarına ve sınıf farklılıklarına karşı olmak ve hiçbir bireyin, ailenin, sınıfın veya organizasyonun diğerlerinin daha üzerinde olmasını kabul etmemek demektir. Halkçılık, Türk vatandaşlığı olarak ifade edilen bir fikre dayanır. Gurur ile birleşen vatandaşlık fikri, halkın daha fazla çalışması için gerekli psikolojik teşviki sağlar, birlik fikrinin ve ulusal bir kimliğin kazanılmasına yardımcı olur.
Devletçilik:
Mustafa Kemal ATATÜRK yapmış olduğu açıklamalarda ve politikalarında Türkiye’nin bir bütün olarak modernizasyonunun ekonomik ve teknolojik gelişmeye önemli ölçüde bağlı olduğunu ifade etmiştir. Bu bağlamda, devletçilik ilkesinin de devletin ülkenin genel ekonomik faaliyetlerini düzenlenmesi ve özel sektörün girmek istemediği alanlara veya özel sektörün yetersiz kaldığı alanlara veya ulusal çıkarların gerekli kıldığı alanlara yine devletin girmesi gerektiği anlamında yorumlanmaktadır. Ancak, devletçilik ilkesinin uygulanmasında, devlet yalnızca ekonomik faaliyetlerin temel kaynağını teşkil etmemiş, aynı zamanda ülkenin büyük sanayi kuruluşlarının da sahibi olmuştur.

Laiklik:
Laiklik yalnızca devlet ve dinin birbirinden ayrılması anlamına gelmez ayrıca eğitim, kültür ve yasama alanlarının da dinden bağımsız olması anlamını taşır. Laiklik, düşünce özgürlüğü ve kuruluşların dini düşünce ve dini kuruluşların etkisinden bağımsız olmaları anlamına geliyor. Devrimlerin birçoğu laikliği gerçekleştirmek amacıyla yapılmış ve diğerleri ise laikliğe ulaşılmış olması sayesinde gerçekleştirilebilmiştir. Laiklik ilkesi akılcı ve dini siyasetin dışında tutan bir ilkedir. Osmanlı döneminde matbaanın geciktirilmesinde olduğu gibi dinin yenilikler karşısında nasıl tutucu bir silah haline geldiğini yaşamış olan Türkiye Cumhuriyeti kurucuları açısından dinin din dışı sivil yapı üzerinde yaratabileceği baskıları önlemenin bir aracıdır. ATATÜRK’ün laiklik ilkesi Tanrı karşıtı bir ilke değildi. Bu akılcı ve dini siyasettir dışında tutan bir ilke idi. Bu ilke aydınlanmış İslam’a değil, çağdaşlığa karşı olan Müslümanlığa karşısındaydı.

Devrimcilik:
ATATÜRK’ün ortaya koyduğu en önemli ilkelerden birisi de reformculuk veya devrimcilikti. Bu ilkenin anlamı Türkiye’nin devrimler yaptığı ve geleneksel kuruluşlarını modern kuruluşlar ile değiştirmiş olduğu idi. Geleneksel kavramların iptal edildiği ve modern kavramların benimsendiği anlamına geliyordu. Devrimcilik ilkesi, yapılmış olan devrimlerin tanınmalarının çok ötesine geçti.

II. BÜTÜNLEYİCİ İLKELER

1-Milli Egemenlik:
Yeni Türkiye devletinin yapısının ruhu milli egemenliktir; milletin kayıtsız şartsız egemenliğidir. Toplumda en yüksek hürriyetin, en yüksek eşitliğin ve adaletin sağlanması, istikrarı ve korunması ancak ve ancak tam ve kesin anlamıyla milli egemenliği sağlamış bulunmasıyla devamlılık kazanır. Bundan dolayı hürriyetin de, eşitliğin de, adaletin de dayanak noktası milli egemenliktir. (1923)

2-Milli Bağımsızlık:
Tam bağımsızlık denildiği zaman, elbette siyasi, mali, iktisadi, adli, askeri, kültürel ve benzeri her hususta tam bağımsızlık ve tam serbestlik demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan mahrumiyet, millet ve memleketin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından mahrumiyeti demektir. (1921)
Türkiye devletinin bağımsızlığı mukaddestir. O ebediyen sağlanmış ve korunmuş olmalıdır. (1923)

3-Milli Birlik ve Beraberlik:
Millet ve biz yok, birlik halinde millet var. Biz ve millet ayrı ayrı şeyler değiliz. (1919)
Biz milli varlığın temelini, milli şuurda ve milli birlikte görmekteyiz. (1936)
Toplu bir milleti istila etmek, daima dağınık bir milleti istila etmek gibi kolay değildir. (1919)

4-Yurtta Sulh (Barış), Cihanda Sulh:
Yurtta sulh, cihanda sulh için çalışıyoruz. (1931)
Türkiye Cumhuriyeti’nin en esaslı prensiplerinden biri olan yurtta sulh, cihanda sulh gayesi, insaniyetin ve medeniyetin refah ve terakisinde en esaslı amil olsa gerekir. (1919)
Sulh milletleri refah ve saadete eriştiren en iyi yoldur. (1938)

5-Çağdaşlaşma:
Milletimizi en kısa yoldan medeniyetin nimetlerine kavuşturmaya, mesut ve müreffeh kılmaya çalışacağız ve bunu yapmaya mecburuz. (1925)
Biz batı medeniyetini bir taklitçilik yapalım diye almıyoruz. Onda iyi olarak gördüklerimizi, kendi bünyemize uygun bulduğumuz için, dünya medeniyet seviyesi içinde benimsiyoruz. (1926)

6-Bilimsellik ve Akılcılık:
a) Bilimsellik: Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, başarı için en gerçek yol gösterici bilimdir, fendir. (1924)
Türk milletinin yürümekte olduğu ilerleme ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müspet bilimdir. (1933)
b) Akılcılık: Bizim, alık, mantık, zekayla hareket etmek en belirgin özelliğimizdir. (1925)
Bu dünyada her şey insan kafasından çıkar. (1926)

7-İnsan ve İnsanlık Sevgisi:
İnsanları mesut edeceğim diye onları birbirine boğazlatmak insanlıktan uzak ve son derece üzülünecek bir sistemdir. İnsanları mesut edecek yegane vasıta, onları birbirlerine yaklaştırarak, onlara birbirlerini sevdirerek, karşılıklı maddi ve manevi ihtiyaçlarını temine yarayan hareket ve enerjidir. (1931)
Biz kimsenin düşmanı değiliz. Yalnız insanlığın düşmanı olanların düşmanıyız. (1936)

Kaynak: Türkiye Büyük Millet Meclisi, Anayasa www.tbmm.gov.tr/Anayasa.htm
Atatürk Araştırma Merkezi www.atam.gov.tr
İstanbul Valiliği www.istanbul.gov.tr/?pid=399
ATATÜRK’ÜN KENDİ İFADESİYLE İLKELERİNİN TANIMI

I. TEMEL İLKELER

Cumhuriyetçilik:
Türk milletinin karakter ve adetlerine en uygun olan idare, Cumhuriyet idaresidir. (1924)

Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemiyle devlet şekli demektir. (1933)

Cumhuriyet, yüksek ahlaki değer ve niteliklere dayanan bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir… (1925)

Bugünkü hükümetimiz, devlet teşkilatımız doğrudan doğruya milletin kendi kendine, kendiliğinden yaptığı bir devlet ve hükümet teşkilatıdır ki, onun adı Cumhuriyet’tir. Artık hükümet ele millet arasında geçmişteki ayrılık kalmamıştır. Hükümet millet ve millet hükümettir. (1925)

Milliyetçilik:
Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkına Türk milleti denir. (1930)

Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı hep bir soyun evlatları ve hep aynı cevherin damarlarıdır. (1932)

Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk toplumudur. Bu toplumun fertleri ne kadar Türk kültürü ile dolu olursa, o topluma dayanan Cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur. (1923)

Halkçılık:
İç siyasetimizde ilkemiz olan halkçılık, yani milletin bizzat kendi geleceğine sahip olması esası Anayasamız ile tespit edilmiştir. (1921)

Halkçılık, toplum düzenini çalışmaya, hukuka dayandırmak isteyen bir toplum sistemidir. (1921)

Türkiye Cumhuriyeti halkını ayrı ayrı sınıflardan oluşmuş değil fakat kişisel ve sosyal hayat için işbölümü itibariyle çeşitli mesleklere ayrılmış bir toplum olarak görmek esas prensiplerimizdendir. (1923)

Devletçilik:
Devletçiliğin bizce anlamı şudur: Kişilerin özel teşebbüslerini ve şahsi faaliyetlerini esas tutmak; fakat büyük bir milletin ve geniş bir memleketin ihtiyaçlarını ve çok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak, memleket ekonomisini devletin eline almak. (1936)

Prensip olarak, devlet ferdin yerine geçmemelidir. Fakat ferdin gelişmesi için genel şartları göz önünde bulundurmalıdır. (1930)

Kesin zaruret olmadıkça, piyasalara karışılmaz; bununla beraber, hiç bir piyasa da başıboş değildir. (1937)

Laiklik:
Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyeti de demektir. (1930)

Laiklik, asla dinsizlik olmadığı gibi, sahte dindarlık ve büyücülükle mücadele kapısını açtığı için, gerçek dindarlığın gelişmesi imkanını temin etmiştir. (1930)

Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz. Biz sadece din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kasıt ve fiile dayanan tutucu hareketlerden sakınıyoruz. (1926)

İnkılapçılık / Devrimcilik
Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılapların gayesi Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağdaş ve bütün anlam görünüşüyle uygar bir toplum haline ulaştırmaktır. (1925)

Biz büyük bir inkılap yaptık. Memleketi bir çağdan alıp yeni bir çağa götürdük. (1925)

II. BÜTÜNLEYİCİ İLKELER

1. Milli Egemenlik:

Yeni Türkiye devletinin yapısının ruhu milli egemenliktir. Milletin kayıtsız şartsız egemenliğidir. (1923)
Toplumda en yüksek hürriyetin, en yüksek eşitlik ve adaletin sağlanması, istikrarı ve korunması ancak ve ancak tam ve kesin anlamıyla milli egemenliği sağlamış bulunması ile devamlılık kazanır. Bundan dolayı; hürriyetin de eşitliğin de, adaletin de dayanak noktası milli egemenliktir. (1923)

2. Milli Bağımsızlık:

Tam bağımsızlık denildiği zaman, elbette siyasi, mali, iktisadi, adli, askeri, kültürel ve benzeri her hususta tam bağımsızlık ve tam serbestlik demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan mahrumiyet, millet ve memleketin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından mahrumiyeti demektir. (1921)

Türkiye devletinin bağımsızlığı mukaddestir. O, ebediyen sağlanmış ve korunmuş olmalıdır. (1923)

3. Milli Birlik ve Beraberlik:

Millet ve biz yok, birlik halinde millet var. Biz ve millet ayrı ayrı şeyler değiliz.

Biz milli varlığın temelini, milli şuurda ve milli birlikte görmekteyiz. (1936)

Toplu bir milleti istila etmek, daima dağınık bir milleti istila etmek gibi kolay değildir. (1919)

4. Yurtta Sulh (Barış), Cihanda Sulh:

Yurtta sulh, cihanda sulh için çalışıyoruz. (1931)

Türkiye Cumhuriyeti’nin en esaslı prensiplerinden biri olan yurtta sulh, cihanda sulh gayesi, insaniyetin ve medeniyetin refah ve terakkisinde en esaslı amil olsa gerektir. (1933)

Sulh milletleri refah ve saadete eriştiren en iyi yoldur. (1938)

5. Çağdaşlaşma:

Milletimizi en kısa yoldan medeniyetin nimetlerine kavuşturmaya, mesut ve müreffeh kılmaya çalışacağız ve bunu yapmaya mecburuz. (1925)

Biz Batı medeniyetini bir taklitçilik yapalım diye almıyoruz. Onda iyi olarak gördüklerimizi, kendi bünyemize uygun bulduğumuz için, dünya medeniyet seviyesi içinde benimsiyoruz. (1926)

6. Bilimsellik ve Akılcılık:

Bilimsellik: Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, başarı için en gerçek yol gösterici bilimdir, fendir. (1924)
Türk milletinin yürümekte olduğu ilerleme ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale müspet bilimdir. (1933)

Akılcılık: Bizim, akıl, mantık, zeka ile hareket etmek en belirgin özelliğimizdir. (1925)
Bu dünyada her şey insan kafasından çıkar. (1926)

7. İnsan ve İnsanlık Sevgisi:

İnsanları mesut edeceğim diye onları birbirine boğazlatmak insanlıktan uzak ve son derece üzülünecek bir sistemdir. insanları mesut edecek yegane vasıta, onları birbirlerine yaklaştırarak, onlara birbirlerini sevdirerek, karşılıklı maddi ve manevi ihtiyaçlarını temine yarayan hareket ve enerjidir, (1931)

Biz kimsenin düşmanı değiliz. Yalnız insanlığın düşmanı olanların düşmanıyız. (1936)

GönderildiAtatürk İlkeleri | bir yorum bırakın

“Yeniden Kemalizm” ve Kitle Örgütleri

Egemen güçler bir taraftan kendi örgütlü yapılarını güçlendirirken diğer taraftan kendilerine karşı oluşan, oluşması olası direnci daha baştan ortadan kaldırmanın türlü yollarına başvurdular. Yaygın iletişim olanaklarını da kullanarak örgütlü mücadele yerine bireysel “başkaldırıyı”; anarşizmi, örgütsüzlüğü neredeyse kural olarak dayattılar. Bunun yanı sıra, geçmişten gelen örgütlerin yönetimlerini ele geçirerek etkisizleştirdiler ya da amaç dışı etkinliklere yönelttiler. Örgütlü kitlelerde ve yeni örgütlenmeler sırasında “siyaset üstülük” ya da “siyaset dışılık” anlayışını yaygınlaştırdılar. Böylece oluşturdukları siyasal boşluktan da olabildiğince yararlandılar. Küresel siyasetin sömürü ve talanına karşı kendi ülkesinin ve temsil ettikleri kitlenin çıkarlarını savunması gereken örgütleri siyasetlerinin destekçisine dönüştürdüler. Yaratılan bilgi kirliliği ve kavram kargaşası ile savunmasız hale gelen/getirilen kitlelerin ve özellikle yöneticilerin algılarını etkileyerek amaçlarına ulaştılar. “Adı var kendi yok” yapılar aracılığıyla bir ulusun geleceğini teslim aldılar.

DKÖ’nde “Siyaset üstülük” ya da “Siyaset dışılık”ın anlamı

Demokratik kitle örgüt (DKÖ) yöneticilerini ve üyelerini etkisi altına alan “siyaset üstülük” ya da “siyaset dışılık” anlayışı, örgütleri gelişmelerin dışında tutup işlevsizleştirdi. Hatta tasfiye edilmelerine boyun eğdirdi. Egemen siyasetin yaşamın her alanında aldığı kararlar, doğrudan demokratik kitle örgütünün amaçlarına aykırı olmasına karşın, siyaset dışı ya da siyaset üstü kalmaya koşullandırılmış yöneticiler elindeki DKÖ’lerinin, kazanılmış haklarının ellerinden alınması ya da yeni haklar elde etmelerinin engellenmesine yeterince ses çıkaramayışları bu anlayıştan kaynaklanmaktadır. Oysa, demokratik kitle örgütü, üyelerini doğrudan ilgilendiren konularda “siyaset yapmaK”tan uzak durmak şöyle dursun, tam aksine siyaset üretmek, hak ve çıkarlarını savunmak, yaşama geçirmek… temel işlevini yerine getiriyor olmalıdır.

Gelinen noktada “siyaset dışılık” ya da “siyaset üstü” kalmak anlayışı büyük oranda başarılı olmuştur. Kör bağnaz bir siyasetin elinde kazanılmış hakların ve mevzilerin her geçen gün tek tek yitirilmesi, DKÖ’lerinin sürece seyirci kalmalarının ya da seslerini yeterince çıkarmamalarının sonucudur.

“Siyaset dışılık” ya da “siyaset üstülük” anlayışını doğru bulmayan kimi demokratik kitle örgütü ise, siyasetle ilgili olmayı, önlerine konan bir siyasetin etkisine girmek biçiminde algılıyorlar. Yöneticileri, iktidar ya da sempati duydukları parti politikalarına uyumlu davranarak, farkında olarak ya da olmayarak, başka bir yoldan da olsa, yine egemen güçler siyasetinin etkisi altına girmiş oluyorlar.

Küresel siyasetin, egemen güçlerin dünyayı yeniden şekillendirme, ele geçirme isteklerinin temelini oluşturduğu göz ardı ediliyor. İnsanlığın binlerce yıllık süreçte elde ettiği değerlerin içi boşaltılıyor. Anlamsızlaştırılıyor. Egemenlerin çıkarlarına yönelik tezler, tartışılmadan, sonuçlarının ne olabileceği irdelenmeden kabul ediliyor. Sahip olunan değerler bir çırpıda terk ediliyor. Siyasi netliğe kavuşmamış yöneticiler elinde DKÖ’leri, temsil ettikleri kitleler yerine, egemenlerin çıkarlarıyla uyumluluğu yeğliyorlar.

Bu konuda küreselleşmenin “açılım” politikası, etkileri ve sonuçları bakımından önemli bir örnektir. Egemen güçler, bütün dünyaya “açılım” dayatırken, kendi ekonomik çıkar alanlarını daha çok korumak, ama dünyanın geri kalmış bölgelerini kendi emperyalist gereksinimleri için daha kolay kullanabilir hale getirmek istiyor. Bunun farkında olmayan birçok demokratik kitle örgütü yöneticisi, örgütlerini “açılım” furyasının etkisine sunmaktan geri kalmıyor. Sunulan ekonomik olanakların çekiciliğine kapılarak, egemen güçlerin siyasetine örgütlerini açıyor. Amaçlarını gerçekleştirme iradelerini terk ediyorlar. Kendilerini “açılım”ın etkilerine bırakıyorlar.

DKÖ’leri amaçları doğrultusunda bir hayli yol almayı hedeflerken, “açılım” rüzgarıyla doldurdukları yelkenleriyle, küresel denizde güvensiz yol aldıklarını; küreselleşmenin “insanlığı ateş denizinde mumdan gemilere bindirmek” olduğunu fark etmemişler ya da çok geç fark etmişlerdir. Tamamen küresel siyasetin hizmetine girmiş görünen Türk-İş içinde oluşan “Sendikal Güç Birliği Hareketi” bu geç farkına varışın somut örneğidir.

DKÖ’leri kendi söylemlerine sahip çıkmak yerine, kendilerine dayatılan içi boşaltılmış kavramlara sarılarak mücadelelerini şekillendirmenin sıkıntılarını çekmektedir. Bütün olması gerekenlerin egemen güçlerin sunumları sayesinde olabileceği, “açılım”, “siyaset üstülük” ve en önemlisi, karşıdaki gücün büyüklüğü sanısı, kitlelerde mücadele isteğini kırmış, devrimci mücadele yöntemlerine sarılmak yerine, edilgenlik kural haline getirilmiştir.

İnsanlığın ve emeğin ortak değerlerini savunarak kazanmak DKÖ’lerinde izlenecek siyasetin temelini oluşturmalıyken, “ne olursa olsun kazanmak” anlayışına dayanan “Piyasacı siyaset” etkili olmuştur. Amacı gerçekleştirmek üzere, değerler üzerinden mücadele vermek yerine, nasıl olursa olsun “yönetimi ele geçirme” hedefi öne çıkmıştır. Yani piyasanın fırsatçı, acımasız ve özel mülkiyetçi “kazanma” anlayışı, toplumsal mücadele verdiğini savlayan demokratik kitle örgütlerinde her şeyin önüne geçmiştir. Piyasacılığın acımasız, fırsatçı ve özel mülkiyetçi özellikleri DKÖ’lerinde etkin hale gelmiştir. Amaçları gerçekleştirecek yönetimler oluşturmak yerine, yönetimi ele geçirmek öne çıkmıştır. Bu uğurda, amaç ve ilkeler feda edilebilmiştir. Toplumsal mücadele vermesi gereken demokratik kitle örgüt yönetimlerinin özel mülkiyetçi anlayış doğrultusunda oluşması, sorunlar dağ gibi büyürken, kazanılmış haklar bir bir kaybedilirken, demokratik haklar piyasanın insafına terk edilirken, “benim örgütüm”ün, taban ve kitle desteğinden yoksunluğuna ve sürece seyirci kalmasına neden olmuştur. Yıllarca yönetim kurulu üyeliği ve başkanlığı yapılan sürecin sonunda DKÖ’nde çürüme, boş vermişlik, teslimiyet kaçınılmaz olmuştur.

Siyasiler DKÖ’ne müdahale etmesin

Egemen güçlerin küreselleşme sürecinde ortaya attıkları ve sorgulanmadan doğru kabul edilen yanlışlardan biri de, DKÖ’nin iç işlerine karışmama anlayışıdır. “İç işlerine karışmama” söyleminin hedefi, demokratik kitle örgütlerini her türlü siyasi saldırı karşısında siyaseten savunmasız, öndersiz bırakmak, yalnızlaştırmaktır. DKÖ sorunlarını “siyaset dışı sorun” olarak göstermek, dolayısıyla DKÖ’lerinin, ilgi alanlarının dışına çıkmaları önlenerek bütüncül çözüme katkılarını engellemektir.

DKÖ’lerinin çoğu “kendi iç işlerine karıştırmamak” üzerine tedbirler alırken, siyaset kurumları da siyasi doğrularının yaygınlaşmasını ve kabul görmesini sağlayacak örgütlü kesimler içinde çalışmayı, DKÖ’lerinin iç işlerine karışmama anlayışıyla terk etmiş, hatta terk etme yarışına girişmişlerdir.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, egemen güçlerin ileri sürdükleri hemen her tezin tersini kendilerinin yapıyor olmasıdır. Örneğin uzunca bir süre “toplum mühendisliği” denilen kavram ve uygulamadaki sonuçlarının nasıl tek tip insan yetiştirdiği, toplumlar üzerindeki olumsuz etkisi üzerine yıllarca konuşuldu. Doğu bloku ülkelerinin bu konuda tipik örnekleri teşkil ettikleri, Türkiye’ninde bundan payına düşeni aldığı ısrarla vurgulandı. Bu ülkelerde gelişmenin doğal akışının önündeki tek engelin “toplum mühendisleri”inin ülkeye ve topluma biçim verme çabalarının olduğu; bu günkü gericileşmenin ve insan hakları ihlallerinin nedeninin bu anlayışa dayandığı işlenip duruldu. Aynı süre içerisinde egemen güçlerin ellerinde olan iletişim ve bilişim olanaklarıyla, tek tip, uysal, her şeyi karşısındakinin “iyilikseverliğine” bırakmış insan yetiştirme gayretleri görmezden gelindi. Tek kanallı televizyon yayınlarından çok kanala geçilmesi “iletişim ve haberleşme özgürlüğü” olarak sunuldu ama yayınların neredeyse “tek”leşmesi sorgulanmadı. Gazetelerin aynı havuzdan haber alıp yapmaları, aynı başlıkları kullanmaları, sermayenin medyayı eline geçirmesi; iktidarların elinde olan sermaye düzeninin dolayısıyla medyanın tek tipliği üzerinde durulmadı

Bu ve benzer örnekleri çoğaltmak mümkün.

Egemen güçler kendilerine engel gördükleri ya da engel olacaklarını düşündükleri her şeye; kişi, olay, nesneye ilişkin düşünsel ve eylemsel önlem almaya özen göstermektedir. Bilmektedirler ki, her savaşın başarısı karşı tarafta gedik açmak ya da açılacak gediği bekleme sabırlılığını göstermeye bağlıdır. Düşünsel anlamda açtıkları gedikten içeri kolayca sızabilmekteler. Düşünsel anlamda gedik açıp   “hizaya” getiremedikleri yönetimlere karşı bu kez zor kullanmaktan geri durmamaktadırlar. Ülkelerin yönetimlerine, iç işlerine karışıyorlar. Söyledikleri yerine getirilmezse “zor” kullanıyorlar. DKÖ’lerinin iç işlerine karışıyor, “fon” adı altında satın aldıklarıyla, düşünsel savaşın başarı şansını artırıyor ve çoğu yerde başarıyorlar. Olmadı yasalarda yapılan değişikliklerle yönetimlere müdahale ediyorlar.

Ulusal ve uluslar arası ölçekte yaşanan bu müdahaleler ortadayken hala “iç işlerine karışmamak” anlayışı olsa olsa hedef ülkenin ya da DKÖ’nün saldırılar karşısında yalnızlaştırılması anlamına geliyor.

Ülkelerin ve DKÖ’lerinin iç işlerine karışmamak doğru ve temel ilke olmalıdır. Ancak bu ilke egemen güçlerin saldırısı karşısında, saldırıya maruz kalan ülkenin ya da DKÖ’nün yalnız bırakılması anlamına gelmemelidir. DKÖ iç işlerine karışmakla siyaset kurumunun DKÖ’nü kendi ürettiği ve doğru kabul ettiği siyasetin etkisi altına alma uğraşı vermesi ve başarılı olması aynı şeyler değildir. Ülke yönetiminde etkin kılmak istediği siyasetin, ülkenin yönetimine gelme çalışmalarında kendi çevresini oluşturma ve harekete geçirme girişiminden daha doğal bir şey olamaz. DKÖ’lerinde siyasi çalışmayı bir kenara bırakmış, dolayısıyla toplumun örgütlü kesimlerindeki çalışmaları askıya almış, egemen güçlerin insafına terk etmiş siyasi mücadelenin elinde kalan işsizler başta olmak üzere örgütsüz toplumdur ki, her birinin gereksinimi bir diğerinden farklı ve “bireysel” olmak zorundadır. Siyaset kurumlarının merkezlerinin “işsizler lokali” ya da “kişisel çıkarları peşinde koşan”ların lokali görünümünde olması; iş bulma kurumuna dönüşmesi, fırsat paylaşım merkezi; torpil trafiğinin döndüğü mekan algılaması, örgütlü alanlarda siyaset yapmanın terk edilmesi, elde kalanla yetinilmesinin sonucudur. DKÖ’nin siyaset dışı bırakan tehlikeli ve yanlış olan bu durum, hem nitelikli insanların siyaset üretme sürecinin dışında kalmalarına hem de siyasi yapıların nitelikli insanlarla siyasi mücadele vermelerine; siyasi mücadelenin niteliğinin yükselmesine engel olmaktadır.

Ülkenin içinde bulunduğu süreçten en az zararla çıkabilmesinin yolu, ulusalcı güçlerin egemen güçlerin dayattığı anlayışın etkisinden kendilerini bir an önce kurtarmalarından ve ülkemize özgü sorunlara ulusumuza özgü mücadele anlayış ve yöntemi geliştirmekten geçer.

Bunların başında da her türlü örgütsel çalışmanın yönetim kademelerinde Kemalist kimliğe ve mücadele anlayışına sahip insanların yönetime gelme mücadelesinde yalnız bırakmamak destek vermek gelir.

Önümüzdeki süreçte, gereksinim duyduğumuz ulusal güçlerin birliği, bu günlerde ve gelecekte siyasi parti ve demokratik kitle örgütleri kademelerinde görev alacakların, küresel sermayenin dayatmaları karşısındaki tutumları kadar ulusal güçlerin birliğini oluşturmaktaki isteklilikleri önem kazanacaktır.

Atatürkçülerin önlerindeki en acil görev çevrelerinde gerçekleştirilecek gerek siyasi partilerde gerekse DKÖ’lerindeki her kademeden yönetim seçimlerine seyirci kalmamaktır. Adayların genel anlamda anti emperyalist, ulusal değerleri savunan, tam bağımsızlıkçı, toplumsal eşitlikçi olmalarının yanında, örgüt içi sorunları kişiler üzerinden değil, program ve ilkeler üzerinden tartışmayı ilke edinenler olması önemlidir.

Kısaca “yeni”yi değil “yeniden Kemalizm” i kurtuluş için tek çözüm yolu olarak görenlerin yönetimlerde söz sahibi olmalarına ülkenin ihtiyacı var.

 

Mahmut ÇELİK / ADD Genel Başkan Yrd.

GönderildiYazılar | bir yorum bırakın