Siyasal İktidar Yurttaş Değil Mürit İstiyor…!

Siyasal iktidarın, “Zorunlu Eğitim süresinin 12 yıla çıkarılması” için yasal düzenleme yapmakta olduğu haberleri basına yansımış ve tartışılmaya da başlanmıştır.

Süresi 12 yıla çıkartılacak olan “Zorunlu Temel Eğitim”in 4’er yıllık sürelerle aşamalandırılacağı, bir başka deyişle (4+4+4) “kesintili” olarak düzenleneceği öne sürülmektedir.

Bilindiği gibi, 1997 yılında Zorunlu Eğitim 8 yıla çıkarılırken “kesintili” (3+5, 4+4 vb) biçimde düzenlenmesine ilişkin olarak uzun, hatta gerilimli tartışmalar yaşanmıştı. Sonunda, bazı görüşlere bakılırsa, “28 Şubat” koşullarının etkisiyle, kesintisiz olarak düzenlenmesi yoluna gidilmişti.

Tartışmalar sırasında, kesintili olması istekleri, “Çocukların ilk kesinti dönemi(4-5 yıl) sonrasında imam-hatip okullarına yönlendirilmesini kolaylaştırmak, böylece de eğitimi dinselleştirmek…” niyetlerine bağlanmıştı.

Aslında ülkemizde “zorunlu eğitim”in 12 yıla çıkartılması, özellikle eğitim bilimcilerle öğretmen örgütlerinin uzun yıllardır ortak istemi olmuştur. Yeterli hazırlıkla geçilmesi beklentileri dışında bir itirazla da karşılanmamıştır.

Tartışma nedeni, iktidarlarda yer alan dinci siyasal partilerin zorunlu eğitimin olabildiğince erken bir aşamasında, çocukların dinsel okullara yönlendirilmesini amaçladığı bilinen “kesintili” düzenleme dayatmalarıdır.

O yıllarda olduğu gibi,  bugünkü İktidarın,  çocuk gelişiminin bilimsel gereklerini ve eğitimbilim gereklerini de göz önüne almaksızın düzenlemeler yapmak istediği anlaşılıyor.  Milli Eğitim Bakanlığı da konunun böyle tartışılmasına çanak tutan bir tavır sergiliyor. Siyasal geçmişlerinden günümüze taşıdıkları anlaşılan “imam-hatip takıntısı”nı yaşama geçirmek istemektedirler. Mili Eğitim Bakanının “Atatürk İlke ve Devrimleri”ne ilişkin bilinen açık karşıtlığı da göz önüne alınırsa, bu endişeli değerlendirmeler haksız sayılmaz.

Oysa, dünyada “temel eğitim ya da zorunlu eğitim” düzenlenirken, öncelikle çocuğun ve ergenin içinde bulunduğu toplumun gelişme düzeyi, yapısı ve yaşam biçimine uyumunun sağlanmasına ilişkin gereklilikler göz önüne alınmış ve alınmaktadır.

Bu amaçla, çağımız insanı ve toplumunun taşıması gereken asgari temel niteliklerin kazandırılması zorunludur.  Temel eğitimin asıl hedefi özetle “İyi insan, iyi yurttaş ve iyi meslek adamı” yetiştirmektir. Eğitimin, program ve süresi de bu gerekliliğe göre belirlenmelidir.

Bununla birlikte, Türkiye Cumhuriyetimizin sonsuza dek özgür-bağımsız yaşayabilmesi için vazgeçilmez gereklilik, büyük Atatürk’ün ısrarla sürekli vurguladığı üzere; “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” kuşaklar yetiştirmektir. Dolayısıyla akla ve bilime dayalı, eleştirel, laik, karma bir kesintisiz eğitim kaçınılmazdır. Meslek seçimi üniversiteye girişte sağlanmalıdır.

Toplumsal gereksinimleri karşılamanın temel koşulu olan üretim, dağıtım ve çokça paylaşım ilişkilerinin gerektirdiği donanımı kazanmış olacaktır.

Kısacası, bu nitelikler çağımızın temel özgür yurttaş nitelikleridir.

Temel Eğitim Yasası da aslında bu gerekleri temel amaçlar olarak belirlemektedir.

Öyleyse, zorunlu eğitim çağdaş insan, yurttaş yetiştirebiliyor ve meslek adamlığına hazırlayabiliyorsa temel hedeflerini gerçekleştiriyor demektir.

Ülkemizde her alanda yaşanan olaylar, sorunlar ve insan davranışları göz önüne alındığında, kim 4 yıllık bir zorunlu eğitim aşamasının bu hedeflere ulaşmayı sağlayabileceğini savunabilir?

Ancak; amaç, bilinçli insan ve yurttaş, üretken meslek adamı  yetiştirmek değil de tarikatlara ve gerici-dinci faşizme mürit kazandırmak, militan yetiştirmekse, o zaman zorunlu eğitimi sulandırıp bu tür yozlaştırıcı girişimlerde bulunulur.

İktidarın geçmişi, günümüzdeki uygulamaları ve dayandığı iç ve dış güçler göz önüne alındığında yurttaş yerine ümmet-mürit yetiştirmek istediği açıktır. Bu niyetlerini artık gizleme gereği de duymamaktadır.

Atatürkçü Düşünce Derneği olarak, cumhuriyetçi kurum ve kuruluşları, eğitim fakültelerini,  her düzeydeki eğitim-öğretim görevlilerini, özellikle de eğitim iş kolu sendikalarını ve tüm yurttaşlarımızı, zorunlu eğitim ne kadar uzatılırsa uzatılsın, kesintilerle bölünmesine karşı tavır almaya çağırıyoruz.

Milli Eğitim Bakanlığının bu girişimlerini sürdürmesi durumunda da; önlemek için gereken birlik, beraberlik, dayanışma ve etkinlikleri sergileyeceğimizin bilinmesini istiyoruz.

Kamuoyunun bilgisine saygıyla sunarız.

Atatürkçü Düşünce Derneği

Genel Merkezi

GönderildiBasın Açıklamaları | bir yorum bırakın

ATAMA TARTIŞMASI ve CUMHURBAŞKANI

Cumhurbaşkanı tarafından Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Yönetim Kurulu üyeliğine atanan Mümtazer Türköne’nin istifası, yükselen Atatürkçü tepkiyi önlemek içindir. Atatürk karşıtlığı ile bilinen öbür kişilerin atamaları halen durmaktadır.

Daha da önemlisi Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’na bu nitelikte bir kişiyi atayan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün bizzat kendisi de Atatürk’le ve O’nun devrimleriyle barışık değildir. Aşağıdaki sözler kendisinin Atatürk’e ve O’nun devrimine olan bakışını özetlemektedir:

“Cumhuriyetin ilkeleri halka zorla dayatılmıştır.”

“’Ne mutlu Türküm diyene’ lafını her yere yaza yaza Türkiye ilkel hale dönüşmüştür.”

“Türkiye’nin bütünlüğünü tehdit eden, en büyük tahribatı yapmış olan sistemin ilkelerinden birisi de laiklik ilkesidir…”

“Türkiye’nin bir Irak’a Libya’ya benzeyen çok yanları var dedim. Neden? Aynı tek adam (!) pozisyonu bugün gidin Irak’a, Libya’ya Suriye’ye her yerde tek insanın resimleri vardır her yerde tek insanın heykelleri vardır.” (Atatürk’ü kastediyor)

“Abdullah Gül’ün, (Refah Partisi Genel Başkan Yardımcısı) 28 Kasım 1995 tarihli The Guardian Gazetesi’nde yer alan bir açıklaması: Türkiye’de cumhuriyetin sonu geldi. Kesinlikle lâik sistemi değiştirmek istiyoruz…”

“İkinci cumhuriyet ve yeni Osmanlıcılık kavramlarını çok sağlıklı buluyorum ve geleceğe umutla bakıyorum.”

“Seyahat ederseniz ve Orta ve Doğu Anadolu’da dağa taşa ‘ÖNCE VATAN’ yazıldığını görürsünüz; bunlar tek parti döneminden kalan, halkın inanç değerleriyle(!) bütünleşmemiş bir sistemin icraatıdır. “

“Türkiye’de geçerli kanunlar arasında islâma aykırı olanlar vardır; bu baskıdır, zulümdür. Bu baskı mutlaka kalkacak.”

Bugün 2023 vizyonundan sözediliyor. 2023 yılında varılmak istenen hedef, aslında Cumhurbaşkanının kafasındakilerin gerçekleştirilmesinin planlandığı bir Türkiyedir.

Bu hedef, asla Atatürk’ün kurduğu, amaçladığı Cumhuriyetin niteliklerini taşımayacaktır. Hedefledikleri “2023 vizyonu”; Mustafa Kemal’le hesaplaşmanın (!) tamamlandığı, “dönüştürülmüş” bir sömürge İslam Cumhuriyettir.

Böyle bir cumhuriyet (!), SEVR’i hortlatanlara boyun eğmiş, sömürgeleşmiş, bölünmüş, insan haklarından, demokrasiden uzak, tek kişi diktatörlüğünde bir İslami Federe Cumhuriyet olacaktır.

Asıl “2023 vizyonu” ise; Cumhuriyetin değerleri ve kazanımlarıyla barışık, aydınlık bir Türkiye hedefini kafasına koymuş, içselleştirmiş yöneticilerin iktidarda olacağı bir ülke olmaktır.

Cumhuriyetimizin 100. Yılında Atatürkçü Düşünce Sistemini yeniden iktidara taşıyabilmek için önce; Mustafa Kemal’le, O’nun eseri ile sorunu olmayan, bir Cumhurbaşkanına ve siyasal kadrolara ihtiyacımız olduğu, bugün açıklıkla görülmektedir.

Tüm yurtseverlerin Cumhuriyeti yozlaştırmak, dönüştürmek giderek dağıtmak isteyenlere karşı elele, yürek yüreğe vermeleri zamanı gelmiş, geçmek üzeredir.

 

 

Atatürkçü Düşünce Derneği

Genel Merkezi

GönderildiBasın Açıklamaları | bir yorum bırakın

ATATÜRKÇÜLÜK NEDİR?

Hükümet Meclisin yasa yapma yetkisini hiçe sayarak 11.10.2011 gün ve 664 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile 1983 tarihli Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Kanununu kaldırarak, Kurumun görev alanını yeniden düzenlemiştir. 1982 darbe döneminde dahi “engellenemeyen”; Atatürkçü Düşünceyi, Atatürk İlke ve Devrimlerini, Türk kültürünü, Türk tarihini, Türk dilini           bilimsel yoldan araştırmak, tanıtmak ve yaymak şeklinde tanımlanan Kurumun görevleri arasından “yaymak” görevini çıkartarak, bir arşiv hizmeti verme noktasına indirgenmiştir. Daha sonra da yönetim kademesi bu yapılanmaya uygun hale getirilmiştir.

Kurumun yönetimine Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından atanan Mümtazer Türköne isimli şahıs talihsiz bir açıklama yaptı: “Atatürkçü olmayı kendime hakaret sayarım. Ben, Atatürkçülüğün askeri vesayet düzeninin kendini topluma benimsetmek için ortaya koyduğu ve abarttığı, totaliter bir resmi ideoloji yaratma gayretlerinin ürünü olduğunu düşünüyorum” dedi.

Adının başında Prof.Dr. olan bu kişi, haydi Atatürk’e saygısı yok, bilime saygısı olsaydı, böyle bir görevi kabul etmezdi. Kabul etti diyelim, bilimsel ahlak, o kurumun beklentilerini yerine getirmeyi gerektirir.

Atatürk’ü Atatürkçülükten ayırmak isteyenler, BOP’un koltuğunda oturanlara yaranmak için (kendi deyimleriyle) mankurt düşünce üretenlerdir. Mustafa Kemal’i “Atatürk” yapan çürümüş bir Osmanlı toplumundan, bağımsız, çağdaş bir ülke yaratmasıdır. Yani O’nun devrimleridir.

Hatırlatmakta yarar var. Türk Devrim modeli olan Atatürkçü Düşünce (Kemalizm); tam bağımsızlık ve ulusal egemenlik temeline dayanır. Kısaca ifade etmek gerekirse, Kurtuluş Savaşı ile kazanılan siyasi bağımsızlığı, ekonomik, kültürel, sosyal, hukuki, askeri her alanda tamamlayarak ele güne avuç açmayacak güçlü bir devlet ve gerçek anlamda demokrasinin uygulanabilmesine altyapı oluşturacak laik- çağdaş toplumun temellerini atmak, böylece her türlü sömürüye karşı duran, insan haklarına saygılı, toplumsal eşitliği sağlayan bir yönetim biçimi oluşturmaktır. Atatürk Devrim modeli budur. Atatürkçü düşünce, Kemalizm budur.

 

Atatürkçülük; aklın ve bilimin öncülüğünü,

              Demokratik, laik sosyal hukuk devletini,

              Gerçek demokrasiyi,

              Çağdaş uygarlığı,

              Planlı karma ekonomiyi,

              Halkın tüm tutsaklıklardan kurtularak, fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bireyler haline gelmesini,

              Aklın özgürlüğünü,

             Çağdaş ulusçuluğu savunmaktır

Atatürkçü düşünceyi tam bağımsızlık ana ekseninden ayırıp yozlaştıran ucuz siyasettir. Türkiye ne yazık ki bu yolla bugünlere gelmiştir.

Ama bu yanlışı açık edip Atatürkçü düşünceyi asıl temeline oturtmak ve siyasete yeniden egemen kılmak isteyenler, her türlü engele karşın gerçek Atatürkçüler, Kemalistlerdir.

Bunun mücadelesini veriyoruz. Bu mücadeleyi vermeye devam edeceğiz.

04.01.2012

Tansel ÇÖLAŞAN

Atatürkçü Düşünce Derneği

Genel Başkanı

GönderildiBasın Açıklamaları | bir yorum bırakın

Atatürk’ün Devrimleri

Saltanatın kaldırılması (1 Kasım 1922)

Kurtuluş Savaşı’nın ilk yıllarında kurulan (23 Nisan 1920) Türkiye Büyük Millet Meclisi, halktan kopuk Osmanlı yönetiminin yanında, halkın içinden seçilen temsilcileriyle “halk iradesi”nin gerçek temsilcisi olmuş, iyice eskimiş ve yıpranmış kişisel saltanatsa, TBMM’yi, yani ulusun egemenliğini tanımamasının yanı sıra, Sevr Antlaşması’nı imzalamış, düşmanla işbirliği yapıp, çıkarttığı ayaklanmalarla Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı engellemeye çalışmıştı. 23 Nisan 1920′den başlayarak ulusal egemenliğe dayalı devletin kurulmasıyla kişisel saltanata kalkmış gözüyle bakan Mustafa Kemal, İtilaf Devletleri’nin Lozan Barış Konferansı’na Ankara Hükümetinin yanı sıra Osmanlı Hükümeti temsilcileri de çağırmaları üstüne, 1 Kasım 1922′de TBMM’de yaptığı konuşmada ulus akla aykıı olduğunu belirterek,saltanatın kaldırılmasını istedi. Milletvekillerinin ateşli konuşmalarla Atatürk’ü desteklemelerinden sonra, saltanatın İstanbul’un işgal tarihinden (16 Mart 1920) başla-yarak kalkmış olduğu oybirliğiyle kabul edildi. Saltanatın kaldırılmasıyla Padişahlık Sıfat kalkan Mehmet VI Vahdattin de, 17 Kasım günü İngiliz Komutanlığına başvurarak, bir İngiliz zırhlısıyla İstanbul’dan ayrıldı.

Cumhuriyetin ilanı (29 Ekim 1923)

Saltanatın kaldırılmasının ve Lozan Barış Anlaşması’nın ardından TBMM’de en çok tartışılan konulardan biri, yeni devletin niteliği sorunuydu. Kendisi bir hükümet olan TBMM’nin ayrı bir hükümeti ve bu hükümet yönetecek bir başbakanı bulunmaması, meclis içinden bakanların seçiminde adayların gerekli oyu sağlamakta güçlük çekmeleri, sürekli sorunlara yol açmaktaydı. 27 Ekim 1923′te Ali Fethi (Okyar) Bey başkanlığındaki hükümetin istifası ve Cumhuriyet Halk Partisi grubunun yeni hükümet listesi üstünde anlaşmaya varmaması üstüne, Atatürk 28 Ekim gecesi arkadaşlarını toplayarak sorunun gerçek çözümüyle ilgili düşüncesini açıkladı ve İsmet İnönü’yle o gece, devletin niteliğinin cumhuriyet olduğunu saptayan bir yasa tasarısı hazırladı. Ertesi gün TBMM, yapılan işin “çoktan doğmuş olan çocuğun adını koymak” olduğunun milletvekillerine açıklanmasından sonra, saat 20.30′da Anayasa değişikliğini kabul ederek cumhuriyeti ilan etti ve oybirliğiyle alınan bu karardan sonra cumhurbaşkanı seçimine geçeek, gene oybirliğiyle Gazi Mustafa Kemal Paşa’yı Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı seçti.

Halifeliğin kaldırılması (3 Mart 1924)

Saltanatın kaldırılmasından ve Mehmet VI Vahdettin’in İstanbul’dan ayrılmasından sonra, TBMM’nin 18 Kasım 1922′de halife seçmiş olduğu Abdülmecit Efendi, eski rejim yanlılarının tek umudu haline gelmiş, bundan güç alan Abdülmecit Efendi de, yeniden törenler düzenlemeye, demeçler vermeye bazı İslâm ülkelerinin kendisine bağlılık bildirmeleri üstüne, İslâm dünyasının önderi tavrı takınmaya başlamıştı. Bu durumun yeni kurulmuş cumhuriyet yönetimi için tehlikeli olabileceğini kavrayan Atatürk, İzmir’deki ordu tatbikatları sırasında ordu komutanlarına hilafetin kaldırılması konusunda düşüncesini açıklayıp, yasanın meclis gündemine getirilmesini kararlaştırdı. 1 Mart 1924′teki bütçe görüşmelerinde halifeye ve Osmanlı hanedanına verilecek ödenek konusunun gündeme getirilmesinden sonra, 3 Mart 1924′t kabul edilen yasayla, halifelik kaldırılıp, ilerde saltanat ve halifelik iddiasında bulunmamaları için Osmanlı hanedanı üyelerinin de yurt dışına çıkarılmaları kabul edildi.
Şeriye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılması (3 Mart 1924)

Şeriat hükümlerine dayalı Osmanlı hukuk düzeninin yeni Türk toplumuna uyarlanamayacağının anlaşılması sonucunda, TBMM’nin hilafetin kaldırıldığı gün Şeriye ve Evkaf Vekâletini’ni de kaldırmasıyla (3 Mart 1924), Türk hukuk sisteminde yeni düzenlemeler yapılması gereği de açıkça ortaya konmuş oldu. 20 Nisan 1924 tarihli ikinci Anayasa’yla birlikte, hukuka ilişkin bir dizi yasa yürürlüğe girdi.

Medeni Kanun’un kabulü (17 Şubat 1926)

Osmanlı İmparatorluğu döneminde hukuk işleri din kurallarına göre yönetilmekte olduğundan, çağdaş toplumlar düzeyine erişmek isteyen Türk toplumunun temel gereksinmelerinin, söz konusu hukuk yapısıyla karşılanamayacağı anlaşılmıştı. Tanzimat Dönemi’nde hazırlanan Mecelle, bazı yenilikler getirmekle birlikte, kişilerin hak ve borçları, aile kurumu, işleyişi ve sona ermesi, mülkiyet ilişkileri, miras sorunları, kiralama, satın alma, ödünç verme, vb. ilişkiler açısından, gerçek bir Medeni Kanun sayılamazdı. Bu nedenle İsviçre Medeni Kanunu örmek alınarak hazırlanan Medeni Kanun, 17 Şubat 1926′da TBMM’de kabul edilerek, yürürlüğe kondu. Bunu, öbür temel yasalar ile, ceza hukuku alanındaki boşlukları gideren Ceza Kanunu’nun kabul edilip (1 Mart 1926) yürürlüğe konması izledi.

Tarikatların kaldırılması, tekke ve zaviyelerin kapatılması (30 Kasım 1925)

Başlangıçta yalnızca din konularıyla ilgilenen, farklı düşünce sistemleri geliştirerek taraftarlarını çoğaltmaya çalışan tarikatlar, zaman içinde siyasal olaylarda etkili rol oynamaya, çıkarılan tehlikeye düştükçe halkı ayakandırmaya koyulmuşlardı. Bu etkinliklerini cumhuriyetin ilanından sonra da sürdürmeye kalkışmaları ve Menemen Olayı, Şeyh Sait Ayaklanması gibi şeriattan yana ayaklanmalara yol açmaları üstüne “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler memleketi olamaz. Türkiye Cumhuriyeti her alanda doğru yolu gösterecek, uyaracak güçtedir. Biz uygarlığın bilim ve fenninden güç alıyoruz ve ona göre yürüyoruz. Başka bir şey tanımayız” diyen Atatürk’ün sözleri ışığında harekete geçilerek, 30 Kasım 1925′te çıkarılan yasayla tekkeler ve zaviyeler kapatıldı.

Laikliğin kabulü (1928-1937)

Saltanatın kaldırılması, hilafetin kaldırılması, Şeriye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılarak Şeriye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılarak yalnızca din işleriyle uğraşacak Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulması, tarikat ve zaviyelerin kapatılması aşamalarından geçen laikliğin tam anlamıyla yasal tabana oturtulması için, 1924 Anayasası’nda yeralan “Türkiye devletinin dini İslâm’dır” deyimini tartışmaya koyulan TBMM, 10 Nisan 1928′de Anayasa’nın ikinci maddesini değiştirip, 16. ve 38. maddeler gereğince milletvekilleri ile cumhurbaşkanının ant içerken söylemek zorunda oldukları “vallahi” sözcüğünü maddelerden çıkardı. Ayrıca, 26. maddededi “ahkâmı şeriyenin tenfizi” (şeriat hükümlerinin yürütülmesi) sözcükleri de Anayasa’dan çıkarıldı. İnananların ibadetlerini kendi dilleriyle yapmalarını doğal bir hak olarak gören Mustafa Kemal’in, aydın din adamlarıyla yaptığı görüşmelerden sonra, 3 Şubat 1928′de hutbelerin Türkçe okunmasının kabul edilmesini, dualar ve ezanın Türkçeye çevrilmesi alışmaları izledi. 5 Şubat 1937′de Anayasa’nın ikinci maddesinde laiklik ilkesine yer verilmesi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin laik bir devlet olduğunun yazılmasıyla, laiklik devrimi tamamlanmış oldu.

Kadın haklarının tanınması (1930-1933 ve 1934)

Osmanlı toplumunda hemen hiçbir toplumsal ve siyasal hakkı bulunmaya kadınlara Medeni Kanun’la bazı haklar tanınmış olmakla birlikte, siyasal haklar açısından bir değişiklik yapılmamıştı. Atatürk’ün girişimiyle kadınların iktisadi ve siyasal yaşama katılmaları yönünde bir dizi değişiklik yapılarak, 1930′da belediye seçimlerinde seçme, 1933′te çıkarılan Köy Kanunu’yla muhtar seçme ve köy heyetine seçilme, 5 Aralık 1934′te Anayasa’da yapılan bir değişiklikle de milletvekili seçme ve seçilme haklarının tanınmasıyla, Türk kadını o yıllarda Avrupa devletlerinin çoğundaki kadınlardan daha ileri haklar elde etti ve çok geçmeden toplumda erkeklerin çalıştığı her alanda yerini aldı.

Şapka ve kıyafet devrimi (25 Kasım 1925)

Ülke halkını her alanda çağdaş ve uygar düzeye çıkarabilmek için değişiklikler tasarlarken, dış görünüşüyle de bunu vurgulaması gerektiğine inanan Mustafa Kemal’in, 25 Ağustos 1925′te Kastamonu’ya yaptığı bir gezide başına şapka giyip, “Buna şapka derler” diye halkı şapka giymeye özendirmesinden sonra, 25 Kasım 1925′te Şapka Giyilmesi Hakkındaki Kanun çıkarılıp, dinsel giysilerle sokakta gezilmesi yasaklandı.

Takvim, saat ve ölçülerde değişiklik (1925 ve 1931)

Cumhuriyet döneminden önce Batı uluslarından ayrı takvim, saat, sayı ve ölçülerin kullanılması, hafta tatillerinin cuma günü olması, takvimin başlangıcı olarak Hazreti Muhammet’in Mekke’den Medine’ye göç ettiği tarih olan 622 yılının alınması (hicri takvim), sayı olarak eski sayıları, ölçü olarak da okka, dirhem, arşın, endaze, vb. ölçülerin kullanılması, Türk toplumu ile Batı toplumları arasındaki ilişkilerde büyük karışıklık ve güçlüklere yol açmaktaydı. 26 Aralık 1925′te miladi takvimin kabul edilip, alaturka saat yerine Batı’da kullanılan alafranga saatin kabul edilmesiyle, 23 Mart 1931′de çıkarılan yasayla da gram, kilogram, ton, metre, kilometre

Soyadı yasasının kabulü (21 Haziran 1934)

Soyadı bulunmamasının günlük yaşamda yarattığı güçlük ve karışıklıkların önüne geçmek amacıyla 21 Haziran 1934′te çıkarılan yasayla, her Türk kendine uygun bir soyadı almakla yükümlü kılındı. 24 Kasım 1934′te çıkarılan bir yasayla da TBMM Mustafa Kemal’e Atatürk soyadını verdi. Aynı yıl çıkarılan bir başka yasayla ayrıcalıkları belirten eski unvanların yasaklanmasıyla, yasalar önünde eşitlik ilkesinin gerçekleştirilmesinde önemli bir adım atılmış oldu.

Eğitim ve öğretim devrimi (3 Mart 1924)

Osmanlı toplumundaki medreseler ile iptidai, rüştiye, idadî türünde okulların toplumun gereksinme duyduğu elemanları yetiştirme açısından özellikle sayı bakımından yetersiz kaldığını gözleyen, eğitimin önemini yaptığı konuşmalarda sık sık vurgulayan Atatürk’ün yol göstericiliği altında TBMM, eğitim ve öğretim işlerini Milli Eğitim Bakanlığı’na verip, 3 Mart 1924′te çıkardığı Öğretimin Birleştirilmesi yasasıyla, mahalle mektepleri ve medreseleri kaldırdı. Anadolu’nun çeşitli kentlerinde meslek okulları, teknik okullar, öğretmen okulları, ortaokul ve liseler açılırken, çıkarılan Üniversiteler Kanunu’yla Darülfünun kaldırılıp, yerine İstanbul Üniversitesi kuruldu.

Harf ya da yazı devrimi (1 Kasım 1928)

Öğrenilmesi son derece güç olan Arap abecesinin okuryazar sayısının artmasını engellediğini, ayrıca Türkçe sesleri dile getirmede güçsüz kaldığını anlayan Atatürk’ün, 1926′dan başlayarak yaptırdığı araştırmalar sonucunda, Türkçe’nin yapısına en uygun abece olduğuna karar verilen Latin abecesi alınıp, yeniden düzenlenerek, 1 Kasım 1928′de çıkarılan Türk Harfleri Hakkında Kanun’la yürürlüğe kondu ve Atatürk’ün kendisinin de katıldığı yaygınlaştırma çalışmaları sonucunda, kısa süre içinde benimsendi.

Tarih anlayışında gerçeğe dönüş (12 Nisan 1931)

Osmanlı döneminde tarihçilerin aşağı yukarı yalnızca yaşadıkları dönemin olaylarını yazıya geçirmekle yükümlü olmalarından ötürü, Türklerin eski tarihlerine ilişkin çalışmalar yok denecek kadar azdı. Türkiye Cumhuriyeti’nin “önceki bütün Türk devletleriyle tarihsel bağı” olduğu, “dünya uygarlığının oluşma ve gelişmesinde Türk uygarlığının önemli payı bulunduğu” görüşünden yola çıkan Atatürk’ün öncülüğünde yapılan çalışmalar, 12 Nisan 1931′de, sonradan Türk Tarih Kurumu adını alan Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’nin kurulmasıyla sonuçlandı.

Dil devrimi (12 Temmuz 1932)

Osmanlılar döneminde aydınların büyük ölçüde farsça ve arapça sözcük ve dilbilgisi kuralı içeren Osmanlıca’yı kullanmalarından ötürü, aydınlar ile halkın dil bakımından birbirlerinden kopmuş olmaları, cumhuriyetöncesindeki dönemde de bazı aydınları rahatsız etmiş, Selanik’te çıkarılan (1911) Genç Kalemler dergisinde “Yeni Dil” hareketi başlatılmış, ama dilde yabancı sözlüklerden yeterli bir arınma sağlanamamıştı. Türkçe’nin özleştirilerek yeni Türk abecesiyle dünyanın en zengin dillerinden biri haline getirilmesini amaç alan Atatürk, 12 Temmuz 1932′de, sonradan Türk Dil Kurumu adını alan Türk Dili Tetkik Cemiyeti’ni kurdurarak, Türkçe’nin gerçek bir bilim, edebiyat ve sanat diline dönüşmesi çalışmalarını hızlandırdı

GönderildiAtatürk'ün Devrimleri | bir yorum bırakın

ATATÜRK’ÜN VASİYETNAMESİ’NİN TAM METNİ

Malik olduğum bütün nutuk ve hisse senetleriyle Çankaya’daki menkul ve gayrimenkul emvalimi Cumhuriyet Halk Partisi’ne atideki şartlara, terk ve vasiyet ediyorum:

1. Nukut ve hisse senetleri, şimdiki gibi, İş Bankası tarafından nemalandırılacaktır.

2. Her seneki gibi nemadan, nispetleri şerefi mahfuz kaldıkça, yaşadıkları müddetçe, Makbule’ye ayda bin, Afet’e 800, Sabiha Gökçen’e 600, Ülkü’ye 200 lira ve Rukiye ile Nebile’ye şimdiki yüzer lira verilecektir.

3. Sabiha Gökçen’e bir ev de alınabilecek, ayrıca para verilecektir.

4. Makbule’nin yaşadığı müddetçe Çankaya’da oturduğu ev de emrinde kalacaktır.

5. İsmet İnönü’nün Çocuklarına yüksek tahsillerini ikmal için muhtaç olacakları yardım yapılacaktır.

6. Her sene nemedan mütebaki miktar yarı yarıya, Türk Tarih ve Dil Kurumlarına tahsis edilecektir.

K.Atatürk


GönderildiAtatürk'ün Vasiyeti | bir yorum bırakın